“TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMELİ KÜLTÜRDÜR.”

(Dünkü yazının devamıdır.)
Yıl 1934. İran Şahı Rıza Pehlevi ilk yurtdışı gezisini, çağdaşlaşma ve modernleşme konusunda örnek ve rol model gördüğü Türkiye’ye yapacaktır. Atatürk, bu ziyarete büyük önem vermektedir. Soy ve kültür yönünden bir olan, sırf mezhep farkı yüzünden ayrı düşen, iki ulus arasında sağlanacak birliğin büyük yapıtı Atatürk, bu sebeple Şah için nasıl bir program hazırlanabileceğini bir akşam Çankaya Köşkü’nde bulunun dostlarına sorar. Doğal güzellikleri göstermek, bir kısım fabrikaları gezdirmek, tarım çiftliklerini tanıtmak önerileri getirilir. Verilen karşılıklar önünde Atatürk sessiz kalır. Ama aklında bir program olduğu bellidir. Düşüncesini açıklar: “Opera yapacağız.”
Dinleyenler arasında bir sessizlik ve şaşkınlık olur. Ama Atatürk, “Onlarda olmayan bir şeyi yapıp farkımızı ortaya koymalıyız ve tarihi köklerimizi perçinlemeliyiz’ der.
İşte, konusunu kendisinin belirlediği , yazımına ve oyuna sürekli doğrudan katkı sağladığı ilk Türk operası olan Özsoy’un doğuş hikayesi böyle başlar.
Senaryonun yazılmasına doğrudan Atatürk’ün de katkı verdiği Özsoy Operası’nın Reji görevi eğitimini Avrupa’da devlet bursu ile almış Münir Hayli Egeli’ye verilir. Sonra da besteci arayışı başlar. Akıllara devlet bursu ile öğrenci olarak gittiği Paris’ten yeni dönen, 27 yaşındaki Adnan Saygun gelir. Operayı bestelemesi ondan istenir. Adnan Saygun çok mutlu olur ve sorar:
“Solist var mı?”
Cevap “Yok.”
“Koro var mı?
“Yok.”
“Orkestra var mı?^
“Yok.”
“Peki ne kadar vaktimiz var.”
Cevap: “Sadece bir ay.”
Ve çalışmalar derhal başlar. Atatürk çalışmaları doğrudan ve yakından izlemekte, senaryo yazımına katkıda bulunmaktadır.
İşte, mucize böyle başlar.
İki ulus arasında tarihi birliği sağlamak amacıyla, sahneye konulan Özsoy Operası’nda İranlı şair Firdevsi’nin “Şehname’ isimli yapıtından yararlanılmıştır. Saka (Türkleri) Kağanı Alp Er Tunga ile Şah Feridun ve çocukları Tur ile İraç arasında bu destan öyküsü ve opera konusu anlatılmaktadır.
Özsoy Operası’nda koroyu Ankara Kız Lisesi ve Beden Terbiyesi Enstitüsü öğrencileri oluşturmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Armoni Orkestrasından gelen subay ve müzisyenler bu koraya yardımcı olmaktadır. Başrolleri paylaşacak olan Nimet Vahit Hanım’la, Nurullah Taşkıran Almanya’da klasik müzik eğitimi görmüşlerdir. Henüz 24 yaşında olan Semiha Berksoy ise Şehir Tiyatrosu sanatçısıdır. 19 Haziran gecesi ilk temsil Halkevi sahnesinde kusursuz icra edilir.3 perde 12 tabloluk eserin ana teması yüzyıllar boyunca Türkiye ve İran’ın kardeş olduklarıdır. Operanın sonunda, iki kardeşten ‘Tur’un adı geçtiğinde, sahnedeki oyuncular, Ankara Halkevi’nin locasında operayı izlemekte olan Atatürk’ü , İraç adı geçtiğinde ise yanındaki Rıza Pehlevi’yi işaret ederler. Bu jest karşısında çok duygulanan Şah Rıza Pehlevi Atatürk’e ‘Kardeşim’ diyerek sarılır.
Operanın sonunda perde kapanırken, iki devlet büyüğü ve seyirciler oyunu, sanatçıları çılgınca alkışlar. Bu oyundan sonra, mucizenin yaratıcılarını Çankaya Köşkü’nde ağırlayan Atatürk, onlara “Bu bir devrim hareketidir.” der.
Söylenir ki Atatürk bir işin yapılmasını istediğinde, karşısındakiler “Efendim bu iş bu kadar kısa zamanda yapılamaz, koşullarımız uygun değil” gibi gerekçeler öne sürdüğünde. “Efendi .sen ne diyorsun, biz 20 günde opera yazmış, bestelemiş, oynamış bir milletiz. Yeter ki bu millet istesin ve davasına inansın. Her şeyi yapar ve başarır” yanıtı verirmiş. Tıpkı yeni Türk harflerinin milletçe üç ayda öğrenilmesi isteğinde olduğu gibi.
Atatürk, bu örnekte olduğu gibi Türk kültürünü sahneye taşıyan, müziği evrenselleşmiş boyutu ile toplum yaşamına aktaran kişidir.
Fakat ne acıdır ki, bugün Türkiye’de bir opera binamızın dahi olmadığı günlere düştük; en büyük kentimiz İstanbul’da yılların getirdiği ‘kültür varlığı’ tescili almış opera binamız Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkarak, bu sanat merkezinin yokluğu ile ulusu başbaşa bırakmanın aymazlığı içine düştük.
Kaldı ki, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” özdeyişini anıtlarımıza işlemiş bir ulusken, çağdaş anlamda güzel sanatlara beslenecek sevgiyi son yıllarımızda insanımızın ruhundan da silmenin adımlarını atmış olduk.
Organ nakli ameliyatlarını ülkemizde ilk kez uygulayan, başarılarını dünya tıp çevrelerinin kabul ettiği değerli bilim insanımız Sayın Prof, Dr. Mehmet Haberal, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi içinde gösterdiği gelişmişliği “Odun ateşinden lazer kullandığımız günlere geldik. “sözleriyle özetler.
Bu söz sanayii doğmamış ,ekonomisi yerde sürünen yoksul bir ülkenin teknolojik gelişmişlikte, çağdaşlık ve uygarlıkta eriştiği düzeyi gösterir. Ortaçağ karanlığına gömülmüş bir ulusun, akıl ve bilimi öncü seçmekle, kültür alanında geliştirdiği yaratıcı, uygulayıcı gücü anlatır.
Ülkemizin ve Cumhuriyetimizin kültür alanında bu gelişmişlik başarısına emeği geçmiş onca bilim insanımızın, edebiyatçımızın, bestecimizin, heykeltıraşımızın, ressamın ismi saymakla bitmez! Onların her biri Cumhuriyet’e kanat germiş kahramanlardır.
Yine ne acıdır ki, bağnazlığın karanlığından kurtulamamış, kör inançların kurbanı olmuş kişilerce ve hatta yönetimlerce bu sanatçıların ürettiği onca güzel ve anlamlı yontunun, ‘ucube’ görülen İnsanlık Anıtı gibi kırılıp döküldüğü, yerlerinden kaldırma kararlarının verildiği, bir renk ve çizgi cümbüşü resim tablolarının edep dışı görülerek kamuoyuna sunumuna engel olunduğu Türkiye’yi de yaşadık.
Oysa bu insanlar Atatürk’ün İlke ve Devrimlerini özümsemiş, uluslarına ve insanlığa yararlı olmuş kahramanlardır. Bu kahramanlardan bir örneğini tanıtıyorum.
İsveç Kraliyet Bilimleri Akademisi, her yıl olağanüstü başarılarıyla bilime, sanata, barışa emek vermiş insanları Alfred Nobel adına kurulmuş Nobel ile ödüllendirir.
2015 yılı Kimya Bilim Ödülü, Amerika Birleşik Devletlerinde bilimsel araştırmalarını yürüten Prof. Dr. Aziz Sancar’a verildi .Bu bilim insanı , kanser gibi ölümcül hastalıkların sağaltımında, bir umar bilinecek araştırması, DNA onarım mekanizmasını ortaya çıkarmakla Nobel ödülüne layık görüldü.
Gerçi bir Türk adına verilmiş ikinci ödüldü bu. Bu kez ise , Nobel ödülünün arka planında yer eden, Sayın Aziz Sancar’ın önemle vurguladığı bir gerçek göründü:
Mutlu haber üstüne kendisiyle röportaj yapan BBC muhabirinin “Arap kökenli misiniz?” sorusuna ,”Ben Türk’üm” demenin onurunu yaşayan Sayın Sancar “Ben Cumhuriyet’in eğitim sisteminin ürünü ve sonucuyum” karşılığını veriyordu.
Mardin ilimiz Savur ilçesi doğumlu Sancar, “Türkiye Cumhuriyeti ile iftihar etmemiz lazım” derken, Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak ereğinde, laik cumhuriyet eğitiminin önemine işaret ediyordu.
Başarısını “Memleketime böyle bir hizmetim olduğu için çok mutluyum.” sözleriyle yücelten Sayın Aziz Sancar, “Önemli olan memleketi kalkındırmaktır. Milletin eğitim sorunlarını çözmektir. Bütün çocuklarımıza bilim alanında öğretim vermemiz gerekir. Özellikle kız çocuklarımızı okutmalıyız.” sözleriyle ulusumuzun yönünü belirliyordu.
Bu gerekçe ile aldığı onur nişanını da Anıtkabir Müzesi’ne bağışlayan Aziz Sancar’ı biz de kutluyor, başarısının sürekli olmasını diliyoruz.
Müzecilik denildiğinde Atatürk’ün müzeciliğe ve arkeolojiye olan sevgisini de bir örnek alıntı ile anlatmak isteriz: “Yokluklar içindeki Ankara’da, bir milletin var olma kavgası verdiği savaşın dönüm noktası Sakarya cephesi olmuştur. Bu cephe kaybedilirse Ankara düşecek ve bu olasılık durumunda direniş daha da içerilere çekilmek zorunda kalacaktır. Ankara taşınma telaşı içindeyken, Mustafa Kemal’in orduya komuta etmesi için Sakarya’ya gitmesi uygun görülür.
Sakarya’ya hareket edilecek günün gecesinde Mustafa Kemal, özel kalem müdürünü çağırarak sorar:
‘Kararname hazır mı? Hemen getir. Sakarya’ya gitmeden imzalayayım. Ne olur ne olmaz..”
Atatürk, gidip de dönmeme olasılığını biliyordu. Sakarya Savaşı bir dönüm noktasıydı. Bu cephenin düşmesi durumunda, direnişin beyni olan Ankara çökecek ve….Sonrasını düşünmek bile istemiyordu.
İşte, böylesi bir günün sabahında Sakarya’ya giderken, Mustafa Kemal’in o gece imzaladığı kararname şudur:
‘Ankara’da bir Etnografya Müzesi Kurulması ve Eski Ankara Evlerinin Korunması Hakkında Kararname’
Görülüyor ki, müze kurmak düşüncesi Mustafa Kemal’in aklına, ortada henüz bir ülke bile yokken, daha savaş bile kazanılmamışken, hiçbir şey belli değilken ve belki de atacağı son imzanın bu olacağı günlerde gelir.!
Müze kurmak, müzelerde sergilenen objeleri tanımak demek, onlarca kitap içinde yüzlerce sayfa okuyarak tarihin içinde yaşamak demektir. Bu müzecilik eğitimidir insanın evrimini, toplumun sosyal ve kültürel gelişimini, sanatın her dalında yetişmişliğini tanımanın yolu.
Atatürk’ün de, Anadolu’da müzeciliği bu denli önemsemesinin nedeni, Anadolu insanlarının ulus birliği içinde kültürel varlıklarını kazanmaları, geçmiş yüzyıllarına Türk ulusu kimliğiyle bakmalarını sağlamak düşüncesidir.
Kültür varlıklarının bir araya getirilip sergilendiği müzelerimizin çağdaş düzeyde ele alınmasını ister Atatürk. Bir örnek, Topkapı Sarayı’nın müze olması Atatürk tarafından öngörülmüştür. Her ne kadar son günlerimizde Topkapı da dahil, Osmanlı’dan kalan tüm sarayların doğrudan cumhurbaşkanına bağlı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığına bağlanması kararı alınmışsa da, bu sarayların her biri müze kimliğindedir. Bu arada Ankara Arkeoloji Müzesi, Anadolu Medeniyetler Müzesi, Antalya, Sivas, Efes, Adana, Edirne, Tokat, Bergama, Konya Mevlana, Ayasofya müzeleri Cumhuriyet döneminde müzeciliğe verilen birkaç örnek olmalıdır. Müzeciliğe verilen bu önem, üzerinde yaşadığımız toprakların çeşitli uygarlıklara ve kültüre ev sahipliği yapmış olmasındandır. Bilim adamları, “uygarlıkların doğduğu yer Anadolu’dur” diyor. .Anadolu insanı tüm bu kültürlerin ve uygarlıkların yoğurduğu insan mayasından gelmektedir. Anadolu’nun tarihi kadar büyük ve zengin bir uygarlığın mirasçısıdır Türk ulusu. Özgeçmişimizi görmek ve sahiplenmek adına Cumhuriyet döneminde müzeciliğe önem verilmektedir. Ayrıca Osmanlı zamanında tarihi ve ören yerlerde kazılar yabancılar eliyle yapılır, çıkarılan eserler onlar tarafından gizlice veya çok açık yolla ülkelerine götürülürdü. Cumhuriyet dönemi ise, arkeolojide bir değişim dönemidir, Bu toprağın zenginliği ve kültür mirası bu toprağın içinde korunmuştur. Türk Tarih Kurumu ortaklığıyla Anadolu kültürünün ortaya çıkarılmasında çok büyük hizmetler verilmiştir. Bu anlayışla Anadolu’da Türk birliği, Türk kültür ve uygarlığı, Türk ulusu var edilmiştir. Ki Atatürk’ün tarihimize ve Anadolu uygarlığına bu denli önem vermesi gibi Türk dilini özleştirme çabasıyla kurduğu Türk Dil Kurumu, tarihimizi gün yüzüne çıkaran Türk Tarih Kurumu bize soyumuzu ve kültürümüzü tanıma, geliştirme yollarının kapılarını açmıştır. Anadolu’da Türk ulusu kimliğini gerçekleştiren bir toplumu var etmişizdir.
Yazımızın konusunu ‘kültür’, kültüre ulaşmanın yolunu ‘eğitim’ gösterdiğimiz için anmakta yarar var. Salt okur yazar olmakla kültür kazanılmayacağı bir gerçektir. Atatürk’ün tanımladığı şekilde “Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, ders almak, düşünmek ve zekayı terbiye etmek eğitimi almışlık demektir.” Bizim de verdiğimiz örnekler, bu tanıma uygun şekilde insanımızı eğitmenin, kültürlü insan yetiştirmenin yolları olmuştur. Ne var ki yap boz tahtasına dönüştürülen eğitim siyasamızda, ne zaman ki eğitimimizi düşündüren, sorgulayan, neden-sonuç ilişkisi kuran bir sisteme yeniden kavuşturursak, insanlarımızın kültür kazanmalarının yolunu da açmış olacağımızı bilmeliyiz.
Türk halkı ve Gelibolu insanı, yaşayageldiği sosyal ve toplumsal olgular önünde bellek zayıflığından kurtularak dünü unutmadan bugünü anlamak için…Tarihinin, vatanının, ulusunun değerlerine sahip çıkmak adına… Toplumsal yaşamında hukuk ve adalet anlayışını egemen kılmak kararlılığıyla… Salt devlet katında değil toplumun tabanında da tarikat, cemaat ortaklığı anlayış ve birlikteliğini yıkmak görüşüyle… İnsan ilişkilerinde şiddete başvurmak sarmalından uzak olmak yaklaşımıyla… Yurdunun doğal kaynaklarını, kültür varlıklarını koruyucu olmak bilinciyle…Parlamenter cumhuriyet rejiminin kendisine tanıdığı hak ve özgürlüklerin sahibi olarak, bireyi olduğu ulus varlığı içinde yurttaşlıktan kulluğa dönüştürülmek istenmesine ve ortaçağ değerler dünyasına yaslanan anlayışlara kapı açmamak adına…Atatürk milliyetçiliğine bağlı laik, demokratik, sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni savunabilmek için bilgili, kültürlü insan olmanın eğitimini almak zorundadır.
Bu yıl, ulusça en büyük bayram bildiğimiz. Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 1923 tarihinde kuruluşunun 96. Yıldönümü.
Türk ulusunun Cumhuriyet Bayramı’nın 96. Yıldönümü kutlu olsun!
Bu onurlu günümüzde, özgür ve bağımsız yaşama istenciyle zafere eriştirdiğimiz Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın önderi, Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ve O’nun izinde yürüyerek Cumhuriyetimizi savunmak yolunda canlarını seve seve veren şehitlerimizin anıları önünde saygı ile eğiliyor, vatanımız için büyük kahramanlıklar göstererek gazilik rütbesine erişmiş kahramanlarımıza sağlık ve esenlik dileklerimizi sunuyoruz.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın