Büyük Zafer’i Nasıl Kazandık

Elbette ki bu yaşananlar birçok kişi tarafından bilinir ama yine de nesilden nesile aktarılması adına anlatmaya devam etmeliyiz. Ben özel günlerin sadece o tarihlerde değil her zaman anılması ve yaşatılması gerektiğine inanıyorum. Gelecek nesillere tarihimizi unutturmamamız, bu güzel vatanı bize canlarını vererek hediye eden bir nesile olan borcumuzu bir nebze olsun ödememiz gerektiğine inanıyorum. İşte Büyük Zafer’den bazı anılar.
Cephede Çalıkuşu
30 Ağustos 1922’ye, yani Büyük Taarruza üç gün kala, Mustafa Kemal Ankara’ya gizli bir telgraf gönderiyor ve Her ihtimale karşı, başkentin Kayseri’ye taşınması için gerekli hazırlıkların yapılması emrini veriyor. Yani ortam o kadar gergin.
Harita üzerindeki taaruz planları yapılıyor . Sona erdiğinde, herkes yorgun ve tedirgin. Bir milletin kaderi söz konusu. Beş-altı saat ara veriliyor.
Derme çatma karargahta İsmet Paşa, Fevzi Paşa ve Fahrettin Altay var.
Biraz sonra Mustafa Kemal geliyor. Dinç ve traşlı. Herkes konuşmanın yine taaruz planıyla başlayacağını beklerken, Mustafa Kemal:
“Gece Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu romanını okumaya başladım. Çok beğendim. İhmal edilmiş Anadolu’yu ve genç bir hanım öğetmenin yaşadığı zorlukları ne güzel anlatmış. Bitirince, size de vereceğim.” (Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, s.600).
Sanırım bu savaş sırasında yaşanan, beni en çok etkileyen olaylardan biridir.
Bayrağı Yerden Alınız!
26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz başarıyla sürüyordu. 30 Ağustos Başkomutan Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanmıştı. 31 Ağustos 1922 sabahı, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa savaş alanını gezdiler. Binlerce silah, araç, çok sayıda yaralı ve ölü vardı. Sıhhiyeciler yaralı ve ölüleri topluyor, veterinerler ağır yaralı hayvanları acı çekmesinler diye vuruyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, yerde bir Yunan sancağını görünce: “Yerden alınız” der. Yaver Muzaffer, sancağı yerden alıp bir topun üzerine bırakır.
“Bizim Anadolu’da işimiz ne idi? Muazzam bir hata!”
Yunan Başkumandanı Trikopis Nasıl Esir Alındı?Büyük Taarruz Afyon güneyinden Trikopis kuvvetleri üzerine yapılmıştır. Cephenin yarılması üzerine geri çekilen Trikopis kuvvetleri Dumlupınar önünde çembere alınıp esir edilmiştir.
Trikopis esir alınmasını şöyle anlatmıştır:
-“Her tarafımız Türklerle çevrilmişti. Esir olacağımızı anlamıştık. Bizde kılıcı düşmana teslim etmek küçüklük sayılır. Durumun kötüye gittiğini gören yaverim, bir ara yanıma gelerek:
-‘Generalim kılıcını imha edelim’ dedi. Derhal kılıcımı verdim. Önümde parçaladı. Bu sırada atım da vurulmuştu. Başka bir atla çemberi yarıp kaçmaya çalıştım. Olmadı yakalandım. Atımdaki süvari kılıcını da aldılar. Ve beni ilk defa Garp cephesi komutanı İsmet Paşa’nın yanına götürdüler. Daha sonra Mustafa Kemal’in huzuruna çıkardılar.”
Elmalıdağ’da Yunan Başkumandanı General Trikopis’i ve maiyetini tek başına esir eden Ahmet Çavuş, son zamanlara kadar Afyonkarahisar hapishanesinde başgardiyan olarak çalışmakta idi. Yunan Başkumandanını nasıl esir ettiğinin hikâyesini şöyle anlatmıştır:
-“Keşif için üç kişi dağa tırmanmağa başladık. Yanımda saatli, tetikli, fitilli olmak üzere 11 bomba vardı. Arkamızdan da kırk kişi yollayacaklardı. Alaca karanlıkta tepenin bir boyun noktasına vardığımız zaman, 5 – 10 zabitin oturduklarını gördüm. Derhal bombalardan birisini yakalayarak, davranmayın, teslim olun, diye haykırdım. Hepsi, ellerini kaldırdılar. Arkadaşlarım da yanına gelmişlerdi. Ben önümüzde duran bir zabitin atını yularından yakalayarak çektim.” Sordular:
-“Ne kadar kuvvetiniz var?” dediler.
-“Üç ordu, dedim. Tamamen muhasara altındasınız. Ya teslim olacaksınız, ya sizi gurup ateşine vereceğiz.”
-“Hangi kıtaya kumanda ediyorsun?” dediler.
-“Alay kumandanıyım”, dedim.
Rütbemi sordular?
-“Başçavuş…” dediğim zaman hepsi hayret içerisinde kalmışlardı.
Hayretlerini gidermek için devam ettim:
-“Bizde onbaşıdan fırka kumandanı bile var”, dedim. Onlara, torbalarımızdan peksimet çıkararak verdik. Onlar da bize, bol bol sigara ikram ettiler. Ceplerimizi doldurduk. Biz onları böylece esir aldıktan epey sonra Kaymakam Hüseyin Hüsnü Beyle tabur kumandanımız Fuat Bey geldiler.
Hüseyin Hüsnü Bey, esir zabitlerin içerisinden birisini, eliyle işaret ederek bana sordu:
-“Bu zabitin kim olduğunu biliyor musun?”
-“Ne bileyim, dedim. Elin düşmanı… Babamın oğlu değil ya!…”
Fuat Beyin gözleri faltaşı gibi açılmıştı:
-“Trikopis, Trikopis, diye haykırdı. Yunan Başkumandanı…”
Trikopis’i Uşak’a kadar getirdik. Orada bana bir istiklâl madalyası yazdılar. Trikopis’in esvaplarını da bana hediye ettiler. Geçen seneye kadar bu esvapları giyerdim. Şimdi bunlar azıcık eskidi. Sokağa pek gelmiyor. Evde saklıyorum.
Yunan Ordusu’nun kaybı 130-150 bin
İsmet Paşa, ele geçirilen top sayısının 300’ü, esir sayısının 15 bini geçtiğini, bu sayının sürekli arttığını bildirdi. Yunan ordusunun can kaybı 130-150 bindi. Mustafa Kemal Paşa: “Savaşmak istemedik, davamızı görüşme yoluyla çözmek için her yola başvurduk. Barış istememizi zaafımıza yordular. Sonuç alamadık. Vatanımızı kurtarmak için silaha sarıldık. Bu dehşeti atlattıktan sonra, bir gün Yunanlıların da gerçekleri anlayacaklarını ve dost olacağımızı düşünüyorum. Çünkü bizim insanımız kinci değildir, barışın değerini bilir. Barıştan güzel ne var?” dedi. Mustafa Kemal hiçbir zaman kindar olmadı. Hayatı boyunca daima barışçı bir lider oldu.
Yunan Bayrağı’na basmadı
Mustafa Kemal Paşa, İzmirlilerin armağan ettiği çiçeklerle kaplı otomobille Karşıyaka’ya geldi. Karşıyakalıların hazırladıkları evin önünde Paşa’yı görenler ağlamaya başladılar. Birkaç basamakla çıkılan mermer girişin üzerine bir Yunan Bayrağı serilmişti. Mustafa Kemal Paşa sordu: “Bu niçin?” Kalabalık heyecan içinde: “Kral kalacağı eve, bizim bayrağımızı çiğneyerek girmişti, ne olur paşam siz de onun gibi yapın, öcümüzü alın.” dediler. Gözü yaşlı bir kadın, “Lütfen” diye yalvardı. Mustafa Kemal Paşa: “Sizi anlıyorum” dedi. “Ama bir milletin timsalini çiğnemekle hata etmiş. Ben o hatayı tekrar edemem.” Yavere döndü: “Kaldır çocuk.” Muzaffer bayrağı topladı. Karşıyakalı hanımlar gözyaşlarını tutamadı… İşte! Mustafa Kemal, bu yüzden Atatürk…
Kahraman Mehmetçik
Halide Edip, Ruşen Eşref Ünaydın ve Binbaşı Kemal Bey otomobille ilerliyorlardı. Binbaşı birden şoföre, “Dur!” diye bağırdı. Binbaşının dikkatini, esir bir Yunan subayını geriye götüren bir asker çekmişti. Asker yayaydı, Yunan subayı ise eşeğe binmişti. Asker binbaşıyı görünce selam verdi. Yunan subayı eşekten indi. Binbaşı: “Kim bu?” diye sordu. “Bir esir.” “Nereye götürüyorsun?” “Geriye, Alay karargâhına.” Binbaşı kızdı. “Ulan sen bunun seyisi misin, hizmet eri misin? Hayvana sen bin o yürüsün.” Asker, tertemiz bir duyguyla: “Hiç olur mu komutanım, o şimdi ocağından kopmuş bir gurbet adamı, misafir, bana emanet.” Binbaşı gözlerinin dolduğunu belli etmemek için başını çevirip, şoföre: “Yürü” diye bağırdı
Dünya Savaş Tarihi kaydetti
9 Eylül 1922’de Türk askeri İzmir’e girdiğinde, Türk ordusu 9 günde 400 kilometre yol almıştı. Günde yaklaşık 40-50 kilometre… Mustafa Kemal Paşa’nın Muzaffer Ordusu, bu hızıyla Dünya Harp Tarihi’nde altın sayfalarda yerini aldı. İşte! Bir ordunun gücünün, başındaki komutanın değerine bağlı olduğunun ispatı…
Düşmanından Bile Ata’ya Saygı
Atatürk, 10 Kasım 1938’de ebediyete intikal etti. Çanakkale’de savaştığı ANZAK Kolordu komutanı İngiliz General Birdwood, savaş sonrası İngiltere’de Mareşal yapılmıştı. General Birdwood, 21 Kasım 1938’de Atatürk’ün Ankara’da yapılan cenaze töreninde, ayağı şiş olduğu halde, üniformasıyla ayakta Mustafa Kemal Paşa’yı selamlıyordu. Esir alınan Yunan General Trikopis, Atatürk’ün ebediyete intikal edişinden sonra, her yıl 29 Ekim’de Selanik’teki Türk Büyükelçiliği’nde Atatürk büstü önünde, ölünceye kadar her yıl saygı duruşunda bulundu…
Bir İtalyan profesörünün, 10 Kasım 1938’de Atatürk’le ilgili yazdığı bir yazıda şöyle der: “Sezar, İskender, Napolyon ayağa kalkınız, büyüğünüz geliyor.Konuk Yazar:Öğretim Üyesi  Aydan YÜZÜAK

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.