“CUMHURİYET’İN ABC’Sİ”

Suha Arın hocamızın ‘yarım kalmış’ belgeseli…
Yine böyle ağaçların çiçeğe durduğu zamanlardı.
Güneş hayat sevinciyle kanatlı, rüzgâr suskundu.
Adalar hemen karşımızda, buğulu mavisiyle Marmara dingindi…
***
2000’lerdeydik…
Maltepe Üniversitesi henüz iki yaşındaydı.
Dragos’ta, eski kampüs.
Tek katlı, barakadan hallice, çinko damlı fakülte binaları…
***
Girişte otoparkın arkası İletişim Fakültesi.
Kurucu Dekan Prof. Dr. Ersan İlal.
Her işinde heyecanlı, çalışkan, titizdir Ersan hoca.
Her ders uygulamalı işlensin, her gün atölye çalışması olsun;
her haftada mutlaka söyleşi, panel/sempozyum yapılmasını,
film gösterilmesini, sergi açılmasını istiyor.
***
…ve bu amaçla bir grup profesyoneli araya getiriyor…
Kimdir onlar ?
Başta Suha Arın. Prof. Balkan Naci İslimyeli,
Yalçın Yelence, Nesli Çölgeçen, Kemal Sevimli;
Turan Yavuz, Hakan Aytekin, Cemalettin Mutver, Nadir Göktürk…
Hepsi işinin ehli sinemacı, yönetmen, belgeselci,
reklamcı, tasarımcı, iletişimci, müzikolog…
Sanki fakülte değil; bir sanat ve dostluk yurdu!…
Ben de onca işimin arasında hocayı kıramayıp,
Reklamcılık ve Halkla İlişkiler bölüm başkanlığını kabul ediyorum..
***
Fakültede ders araları, öğle yemeği molaları, keyifli sohbet anları.
Çevredeki Karadeniz lokantaları ezberliyoruz bir bir…
O mutfağa yabancıyım ama Suha hocayla Aysel Aziz
en “has” mıhlama, hamsi ve etli pazı sarması yapan lokantayı
daha tabelasından tanır.
Bizi de onların peşi sıra gideriz…
***
İşte o günlerden birinde, hava güzel, insanlar güzel,
mısır ununda kızarmış hamsi tava güzel…
Suha hoca ortaya “pat diye” bir “belgesel” projesi attı.
“Bu yıl” dedi “Biliyorsunuz Cumhuriyet’in 80’inci,
Harf Devrimi’nin 75. yıldönümü. Sonu sıfır ve beşle biten
Yıldönümleri önemlidir. Aklımda harf devrimi var;
bunu bir belgeselle taçlandıralım!.”
Suha hoca Atatürk’ün karanlığa ışık saçan büyük devrimini,
uzmanlarıyla, belgelerle, tanıklarla belgesel diliyle anlatmayı öneriyor.
Masadaki zevat öneriyi beğenmekle kalmıyor,
Duygular heyecanla dile getiriliyor…
Mart ayındaydız; acaba Kasım’a yetişir mi?
Fikir güzel, tansiyon yüksek, ama Ersan hocanınki görülmeye değer…
“Hemen yapalım… harekete geçelim… işbölümü…”diye ayaklanıyor.
Suha hoca da sakin sakin, “araştırmacımız var, yazarımız,
yönetmenimiz, kameramanımız, müzik, seslendirme yapacak
arkadaşımız da var. Üç koldan çalışır, rahat yetiştiririz.” diyor ve
kafasında belgeseli kurguluyor:
“Üç bölüm. Her biri 50’şer dakika…”
***
Konuşmanın üstünden bir hafta geçti ya da geçmedi,
sabah masama bırakılmış bir dosya buldum.
“CUMHURİYET’İN ABC’si”.
Belgesel önerisinin amacı, içeriği, kapsamı, teknik özellikleri
kaynakçaya kadar dört dörtlük bir sunum dosyası.
Kapı açıldı o davudi sesiyle Suha hoca kapıda göründü;
“Olmuş mu ?… Seslendirmen için… Neredeyse hazır…”!
***
Nedir “Harf Devrimi”?
Azra Erhat’ın deyişiyle ‘devrimlerin devrimi’dir.
On milyonu geçen nüfusun sadece bir milyonu okur yazardır.
Atatürk’ten başka hiçbir devlet adamının, hiçbir önderin, hiçbir dâhinin
girişmeyi göze alamayacağı kadar büyük bir devrim

Düşüncesi, hazırlığı, uygulanması; her yönüyle göz kamaştıran
bir devrim…
***
Dilimizin yazı serüveni Köktürk’lerin (552-745) özgün yazısıyla başlar.
Orhon/Yenisey bölgesindeki anıt-taşlara o yazı işlenir.
Uygur’lar da kendi yazılarını geliştirir.
İslamiyetin kabulü, Arap yazısını da beraberinde getirir.
Orta Asya devletleri, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları
ve beylikleri, Altınordu ve Osmanlı Devleti’nin
geniş toprakları bin yıl boyunca büyük bağnazlıkla o yazıyı kullanır.
***
Osmanlı, üç dili birbirine çatıp, melez bir dil yaratmıştır.
Evde, sokakta, pazarda Türkçe konuşulur ama
ibadet ve yazıda Arapça, edebiyatta Farsça makbuldür.
600 yıl boyunca Saray’la halk ayrı diller kullanır;
kültür de, edebiyat da ikilem içindedir.
Anadolu yazıdan habersiz, sözlü bir geleneği izler.
Zengin şiir ve destan geleneği ağızdan ağıza kuşaklar boyu sürer.
Aslında eşi görülmedik bir yaratıcılıktır bu…
***
Her dil kendine özgü yapısıyla gelişir.
Arapça ve İbranicede yazı ünsüzlere dayanır.
Sadece üç ünlü harfi vardır Arap yazısının; “a, i, u”…
Arap harfleri dokuz ünlü sesi bulunan Türkçenin özüne de,
yapısına da uymaz, yetersizdir, bunaltıcıdır.
Türkçeyi bu harflerle yazmak da, öğrenmek çok zordur.
Okur yazar bu yüzden parmakla gösterilir.
***
Tanzimat ve II. Meşrutiyet’te harf ve imlayı düzeltme yolunda
girişimler olur. II. Abdülhamit’in en karanlık istibdat günlerinde
Latin harflerine dayanan bir yazıya geçilmesi için cesur yazılar
şu dört ismi saygıyla anmak gerekir;
Hüseyin Cahit (Yalçın), Celal Nuri İleri, Dr. Abdullah Cevdet,
Kılıçzade Hakkı…
***
İstiklal Harbi kazanılır, Meclis açılır…
1923’de İzmir’de Milli İktisat Kongresi toplanır.
Kongreyi Kazım Karabekir Paşa yönetir.
İşçi delegesi İzmirli Nazmi ve iki arkadaşı Latin harflerinin kabulü için
önerge verir. Karabekir önergeye şiddetle karşı çıkar.
Latin harflerinin kabulü önerisi, islam birliğini bozacak,
felakete yol açacak bir teşebbüs olur. Sonra “İslam âlemi bize ne der”.
İşte asıl kâbus budur !..”
Hüseyin Cahit , Karabekir Paşa’ya karşı Latin harflerini savunur yine.
“Bu harfleri kullanmak için hiçbir mecburiyeti diniyye yoktur.
Milli harflerimiz de değildir. Memlekette derin cehalet vardır.
Çocuklar Arap yazısını öğrenmekte güçlük çekmektedir.
Öğrenenler yanlış okumaktadır. Gazete bile okuyamayan bir halk vardır.
Bu halde Latin harflerini kabul ederek, bir an içinde herkese
okuma yazma öğretmek suretiyle elde edebileceğimiz
namütenahi (sonsuz) faydaları neden istihfaf etmiyoruz ?
Resimli Gazete’deki bu makalenin başında sekiz punto Latin harfleriyle
bir de başlık yer alır:
“Latine houroufati ile Turkdje yazi yazmak mumkin müdür?”
İstanbul aydınları Türkçe’yi böyle yazmaya başlamıştır.
Uzun zaman Latin harflerine geçmenin, Türkçe sözcüklerin Fransız harfleriyle
ch (c) , tsh (ç) şeklinde yazılacağı sanılır. Oysa hedef, Türkçenin yapısına,
uygun yeni Türk yazısını oluşturmaktır.
***
Atatürk halktaki yaygın cehaleti ortadan kaldırmak için yazı sorununu
çok önceden, çaresini düşünmüş, danışmış ve
uygun zamanın gelmesini beklemiştir.
“Cehlin izalesi” yolu Latin esasına dayalı Türk harfleri olacaktır.
Ünlü sesleri içeren fonetik alfabeyi halk kolayca öğrenecek
Yazıyla birlikte bilinç yapısı ve toplum da değiştirecektir.
***
1928’de Milli Eğitim Bakanlığı’nda harf değişikliği konusunu inceleyecek
‘Dil Encümeni’ oluşturulur. Encümen 41 sayfalık 29 harfli “Yeni Türk Alfabesi
Raporu”nu Ağustos ayı başında yetiştirir.
***
Atamız, 8 Ağustos 1928 gecesi saat 22’de Sarayburnu Parkı Gazinosu’nda
halk konserine katılır. Programı bir süre izler, sonra ayağa kalkarak;
“Arkadaşlar güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz.
Bizim güzel, âhenkdar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle
kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve
içinde bulunduran ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak
ve bu lüzumu anlamak mecburiyetindeyiz.……
Şimdi sözden ziyade iş zamanıdır. Bundan sonra bizim için faaliyet,
hareket ve yürümek lazımdır. Çok işler yapılmıştır, ama bugün
yapmaya mecbur olduğumuz son değil, lakin çok lüzumlu bir iş daha vardır.
Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmelidir.
Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala sandalcıya öğretiniz.
Bunu vatanperverlik, milliyetperverlik biliniz…….
Türk heyeti içtimaiyesi yeni harfleri öğrenecektir. Milletimiz yazıyla, kafasıyla
bütün alem-i medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir.
-Atatürk kadehini halka doğru kaldırır;-
” … milletimin şerefine içiyorum”…
***
Harf devrimini müjdeleyen söylev, büyük ilgi görür, heyecan yaratır.
Dolmabahçe Sarayı’ndaki yeni harfleri öğrenme derslerine milletvekilleri,
öğretim üyeleri, gazeteciler, komutanlar, öğretmenler katılır.
Atatürk, onları tahta başına çağırarak, cümleler yazdırır.
29 Ağustos’taki üçüncü ders sonunda Başvekil İnönü, milleti cehaletten
kurtarmak için kendi diline uymayan Arap harflerini terk edilip,
Latin harflerine geçmekten başka çare olamadığını açıklar.
Komisyonun teklif ettiği alfabenin hakikaten Türk alfabesi olduğunu
ve ihtiyacı karşılayacağını belirtir.
Gazi gözlerini dinleyicilerin gözlerine diker ve
“Aynı mütalaada mısınız arkadaşlar ?” der.
Davetliler bir ağızdan “hay hay” diye karşılık verir.
Gazi Mustafa Kemal Dolmabahçe Sarayı derslerinden sonra
yeni harfleri öğretmek üzere önce Tekirdağ, Bursa, Çanakkale, Eceabat,
Gelibolu’ya, sonra Sinop, Samsun ve Amasya, Turhal, Tokat, Sivas,
Şarkışla ve Kayseri’yi ziyaret eder.
Atatürk Sinop’ta Devlet erkânı arasında bazı direnmeler olduğunu,
ancak iki ay sabredeceğini, sonunda bu işin kısa zamanda
mutlak olacağını söyler. 1 Kasım 1928’de Büyük Millet Meclisi,
Türk abecesini kabul eder.
1 Ocak 1929’da Millet Mektepleri açılır; o gün ‘Maarif Bayramı’dır…
Eğitim seferberliği başlar. Millet Mektepleri’nin Mimarı Maarif Vekili
Mustafa Necati, başöğretmeni Atatürk’tür.
(Bir garip rastlantı; Bakan M. Necati okulların açılış günü
apandisitten hayatını kaybeder.)
Kadın erkek her vatandaş, bu mekteplerin üyesidir.
Yönetmeliğin kabul günü 24 Kasım ‘Öğretmenler Günü’ olarak kutlanır.
İlk yıl 20.500 millet mektebi açılır. Kırsal alanlarda
seyyar millet mektepleri hizmet verir.
50.700 öğretmen, kitap, tebeşir, kara tahta, defterlerle kutsal savaşa katılır…
Kurslara 16-30 yaşlarındaki yurttaşların katılması zorunludur.
Kurs süresi dört aydır. A ve B dershaneleri olarak iki aşamalıdır.
A dershanesinde okuma yazma, dil bilgisi, basit matematik işlemler öğretilir.
O dershaneyi tamamlayanlar, B dershanesine devam eder.
O sınıfta yaşamı ve geçimiyle ilgili ana bilgileri edinir.
Amaç yazı ve okuma öğretmeyi aşar, hayat bilgilerini de kapsar.
***
Millet mekteplerinden üç yılda 1,5 milyon kişi eğitilir.
Dünyayı saran ekonomik buhran, Türkiye’yi de çemberine alır.
Okullara yeterli ödenek ayrılamaz. Zamanla millet mekteplerinin
etkinliği azalır. 1936’dan sonra adları ‘ulus okulu’na çevrilir. ***
Falih Rıfkı Atay, Atatürk devrimlerinin savunulmasında üç değişmez
temel ilke olduğunu yazar; Düşünce ve vicdan özgürlüğü, kadın hakları
ve yeni yazı.
***
Dönelim belgesel projesine…
İzleyici bu belgeselle, yazı konusunda da Atatürk’ün ileri görüşlülüğünü görecek,
önsezilerini daha yakından tanıyacaktı. Atatürk’e duyulan
sevgi ve saygı, yeni bir boyutta anlam kazanacaktı.
Ne var ki ekonomik kriz dönemiydi, aylarca projeye sponsor
arayışımız olumlu sonuçlanmadı.
Bir yıl geçmedi; Suha hocayı kaybettik. 2 Şubat hocamızı yitirdiğimiz gündür.
Eğer gerçekleşseydi O’nun son yapıtı olacaktı.
Safranbolu, Mimar Sinan, Urartu, Midas, Tahtacı Fatma,
Ayasofya, Kula, Kapalıçarşı gibi ödüllü belgesellerinin yanında
bir de “Atatürk’ün Harf Devrimi, Cumhuriyet’in ABC’si yer alacaktı.
Kısmet değilmiş…
Ruhu şad olsun…
Konuk Yazar: Erkan OYAL

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.