OSMANLI’DAKAHVEHANELER VE KAHVE KÜLTÜRÜ OSMANLI’DA KAHVEHANELER VE KAHVE KÜLTÜRÜ

GİRİŞ:
Kahve ortaya çıktığından beri geçmişten günümüze insanlar ve toplumlar üzerinde öyle büyük etki yaratmıştır ki başlı başına bir kültürün gelişmesine yol açmıştır. Yüzyıllardan beri Hepimizin hayatında önemli bir yeri olan bu içecek, Osmanlı döneminde üzerinde çok tartışılmış bir meseleydi. Kimi zaman yasaklanmış ama gizli gizli içilmiş uğrunda insanlar ölmüş, öldürülmüş, kimi zaman serbest bırakılmış kahve adında mekanlar açılmış, bu mekanlar erkekler için yeni sosyalleşme mekanları olmuş, kadınlar evlerinde kahve sohbetleri yapmış, şarkılara şiirlere malzeme olmuş hatta Türkçede bir renge adını bile vermiş ve kahverengi denmiş. “Bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırı vardır” diye atasözleri bile yazılmış adına
.KAHVENİN ORTAYA ÇIKIŞI
Kahvenin, Latince adı COFFEA ARABİCA’dır. Rubiacceae familyasından 7-8 metre boyundaki bir bitkinin tanelerinin adıdır. Tanelerin çekirdeklerinin kavrulup toz haline gelmesi, ardından su ile kaynatılarak elde edilen içeçekde aynı adla anılır. Bu adın ne zamandan beri kullanıldığı bilinmese de, çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre kahveye bu adı ehl-i keyf kişilerin verdiği kayıtlarına daha çok rastlıyoruz. Kahve bitkisinin meyvesi ve çekirdeğine Arapçada bün deniyor. Kahve önce Habeşistan’da yiyecek olarak ortaya çıksa da, XV. YY’da Yemen’de içecek olarak tanındı ve kullanılmaya başlandı. Yemen’e nasıl geldiği konusunda kesin bir bilgi yoktur. Kahve XV. Yüzyılın sonlarına doğru içecek olarak yaygınlık kazanınca XVI. Yüzyılda Mekke ve Kahire’ye ulaştı.
KAHVENİN OSMANLI’YA GİRİŞİ
Kahvenin Osmanlı topraklarına kesin girişi, hangi tarihlerden itibaren kullandığı tartışmalıdır. Katip Çelebi’ye göre 1543 yılında gemilerle İstanbul’a kahve geldiği, bu dönemde padişah tarafından yasaklandığına dair fetvalar bulunduğu yazsa da, bundan çok daha önce kahvenin tüketildiği de bilinmektedir.
Tam tarihi ihtilaflı olsa da kahvenin Osmanlı topraklarına girişinin Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı almasıyla birlikte Osmanlıların kahveyle tanıştıkları söylenebilir. Bölgenin Osmanlı hakimiyetine girmesiyle birlikte kahvenin ticareti de arttı. Bu yüzyılda İstanbul’da bazı tasavvuf çevrelerinde rağbet görmüş ve bu sayede Osmanlı’da kolayca yaygınlaşmıştır. Söz konusu çevrelerin zikir ve ibadet sıralarında vücudu uyanık ve zinde tuttuğuna vurgu yapılarak toplumun çeşitli kesimlerinde yaygınlaştığını görüyoruz. . Kahve ilk zamanlarda İstanbul, Bursa, Edirne gibi yerlerde toplumun üst tabakasında tüketilirken, kahvenin ticareti artınca alt tabakalarda da içilmeye başladı ve köşklerin yerini kahvehaneler almaya başladı. Bu yaygınlaşma üzerine kahvenin dini hükmü de tartışılmaya başlamıştır. XVII. Yüzyılda da Avrupa’ya ulaşan kahve, bundan sonra Türk kahvesi adıyla anılmaya başlıyor. O dönemde kahvenin yetiştirilip, bu yeni şekliyle içildiği coğrafyalar Osmanlı toprakları içerisinde yer alıyor ve Batı dünyası Doğu’daki alışkanlıkları o dönemki coğrafi ve politik konumu nedeniyle genellikle ilk kez Osmanlı üzerinden öğreniyor. Bu durum, kahvenin bu yeni halinin Türk kahvesi ismini almasını sağlıyor. Kahve Osmanlı’da yüzyıllar boyunca önemli evreler yaşadı.
1570 yılında Umdetü’s şaf ve fi hilali 1 kahvesinde çıkan tartışmalar ile fıkhiler de fıkıh kitaplarında bu konu hakkında geniş bilgiler bulunuyor.
Kahve içmeyi ibadetin bir parçası gibi gösterip savunanlar olduğu gibi, sarhoş edici madde olduğunu savunup haram olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Bu iki görüşe rağmen ulamanın da çoğunluğu kahvenin mubah olduğunu belirtmektedirler.
Osmanlı’da kehve içilen mekanlarda yalan, gıybet, müstehcen söz, kumar oynama, şiir söyleme gibi davranışlardan hareketle haram saymışlardır. Ancak bu hükmün dayanağı olarak olumsuz davranışların yokluğunda ise kahve içmek mubah sayılmıştır.
Ali Mustafa Efendi, İstanbul’da ilk kahvelerin açıldığı tarihi 1553 diye yazarken, Perçuylu İbrahim ise 1555 olarak veriyor. Bağımlılık da yapan bu içecek, başta İstanbul, Bursa ve Edirne gibi şehirlerde köşklerde ve saraylarda üst düzey kimselerin tükettiği bir içecekken çok kısa bir süre içinde bütün impataroluğa yayılınca köşklerde içilen kahve, alt tabakalarda da içilmeye başlamış bundan sonra en çok içilen yer olarak köşklerin yerini kahvehaneler almıştır.
İlk Kahvehaneler XVI. Yüzyılda Kanuni döneminde Tahtakale’de Hakem ve Şems adlı iki kişi tarafından açılmıştır. Bu yıllarda Tahtakale kozmopolit bir liman kesimiydi. Acem, Arab Afkan, her çeşit insanın bulunduğu bir yerdi. Daha sonra Suriçi, Beyazıt, Aksaray, Kapalı Çarşı’da açılarak Müslüman mahallelerine doğru yayıldı.
Kahve Yemen’den Mısır’a geliyor ve Mısırlı tüccarlarca İstanbul’a getiriliyordu. Bazı kaynaklara göre Mısır’dan 5 bin ton kahve getirtildiği bunun da yarısının İstanbul’a dağıtıldığı belirtiliyor.
Evliya Çelebi’ye göre İstanbul’da 500 kahve, 300’de satıcı dükkan vardı. Kahve aynı zamanda hazineye de önemli bir miktar gümrük vergisi bırakıyordu. Kahve tüccarları kahveyi Attarlara veriyor onlarda kahveyi kavurup “tahmiste” dibekte dövüp kahvecilere satıyorlardı. Kahve zenbillere konuyor. Ve üzeri üç kat sarılarak rutubetlenmesi engelleniyordu.
Kahvehaneler ve kahve Türk edebiyatında da önemli yer tutan ve adına şiirler, menkıbeler yazılan, hikayeler anlatılan bir “mekteb-i irfan ve meca-ı irfan” diye tasvir edilmiştir. Klasik bir kahvehaneyi Naima şöyle tanımlıyor: “Mecma-i Zürefa” (yani güzel konuşmaların yapıldığı toplantı yeri). Nihat Sami Banarlı ise akademik muhit görevi üstlenmiş yerlerdi diye tanımlamışlardır.
İlk zamanlarda kahvehaneler caminin yan unsuru olarak işlev görüyorlardı bunlar da kahvehane değil daha çok kıraathanelerdir. İnsanlar buralara daha çok okumak için gidiyorlardı. Okur yazar kesimi buralardan elini ayağını çekince bu mekanlar ayak takımının doldurduğu kahvehanelere dönüşmüşlerdir.
Osmanlı’da erkeklerin yaşam tarzında üç mekan vardı. Biri dini makam olan camiler, ikincisi konutları yani evleri, üçüncüsü ise geçimlerini sağlaldıkları iş yerleridir. İnsanlar ailesiyle evinde yaşıyor geçimi için işyerine gidiyor ibadeti için de camiye gidiyorlardı. Kahvehanelerin açılmasından sonra insanlar için dördüncü bir mekan oluşmuştur. Erkekler bu mekanlara sosyal ilişki kurmak, insanlarla ileşitimlerini arttırmak daha çok bilgi almak için gidiyorlardı. Uzak diyarlardan gelen yolculardan haberler alıyorlardı. Aynı zamanda kendi sorunlarıyla ilgili konularda tartışıyor çözümler buluyorlardı. Dolayısıyla geleneksel toplumlarda kültür ve bilgi sohbetle üretildiğinden bu kültürün üretilmesine en uygun mekanlar da kahvelerdi. Toplumun bu yeni mekana ayak uydurması hiç de zor olmamıştı.
Osmanlı’da toplum çok katmanlı olduğundan her katmanın da kültürü birbirinden farklıydı. Esnaf, ulema, yeniçeri, azınlıklar gibi her değişik kesimin kendine ait kahve ve kıraathaneleri oluşmuştu.
XVII. Yüzyıl’dan sonra yeniden değişim geçiren kahvehanelerde Yeniçeri kültüründen gelen semavi kahvehanelerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Buralarda aşıklar saz çalar, şarkılar söylerlerdi.
Halkın çoğunluğunu teşkil edenlerin yanı sıra bir de kendilerini daha üst sınıfta görenlerin de uğrak yeri olan kahvehaneler vardı. O dönemde yeni başlayan bir Beyoğlu hayatı vardı. Buralarda alafranga müzik çalınıyor, dans ediliyor, semavi kahvelerinde de bu alafranga müzikler yerli sazlarla alaturka çalınıp eleştiriliyordu. Bu farklı sosyal kesimler birbirleri hakkında eleştirilerde bulunuyor ve artık kahvehanelerde eleştiri kültürü de gelişiyordu.
Bir de esnaf kahvehaneleri oluşmuştu. Buralarda da inşaat ustaları boyacılar, marangozlar, gibi meslek erbabının uğradığı kahvehaneler vardı ki iş yaptıracak olanlar aradıkları ustaları buralardan bulabilirlerdi.
Devamı Yarınki Sayımızda

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.