Lütfen Bu Yazıyı Okuyun

Merhum şehit dedem Recep Ramazan 1915 yılında 27. Alay’da şehit düşmüştü. “Zafer Destanı” kitabımda 116-126 sayfalarında bu savaşı anlatırken Kanlı sırt muharebelerinde siper arkadaşı, Biga Gündoğdu (Karantı) Köyü’nden hem komşusu ve aretliği Mehmet Amcadan dinlediğim o günü de kaleme almıştım.
18 Mart Deniz Zaferi Haftasına girerken hazırladığım, 18 Mart Pazartesi günü başlayacak yazının önüne bu yaşanmış öyküyü alarak acıcık içlerimizde kaldıysa, millli duygularımızı kımıldatmak istedim. Saygılarımla. Recep Yüzüak.

Anzaklar kırmızısırt ve ve Kanlısırt’tan çekilmişlerdi.Saat 09.00’a gelirken Anzaklılar karaya çıktıklarında kıyıda tutunmak için yaptıkları ilk siperlerine kendilerini zor attılar. Gemilerin top atışları iyice artmıştı. 27’nci Alay ve 77’nci Alaydan iki bölüğümüz zorlukla ilerleyebiliyorlardı. Önlerine birbiri ardına düşen bombalar sanki ateşten bir duvar, bir perde oluşturuyordu. İlerlemek büyük kayıplara neden olabilirdi.Taarruz durdurularak birliklerimizin siperlerde mevzilenerek beklemeleri istendi.
27’nci Alay’ın kahramanlarından ön saflarda savaşan Ali oğlu Mehmet ile Ramazan oğlu Recep aynı köylüydüler. Recep Biga’nın Güleş Köyü’nden 10 yıl önce Gündoğdu (Karantı) nahiyesine iç güveysi gelmişti. 10 yıldır çok iyi arkadaştılar. Seferberlik ilanını duyduklarında basık tavanlı köy kahvesinin odun kömürü ocağında pişen kahvelerini yudumluyorlardı.
Köye gelen jandarmalar, seferberlik ilanını muhtara verdiklerinde onlarda jandarmalara kahve ikram etmişlerdi. Muhtar jandarmanın getirdiği seferberlik duyurusunu yüksek sesle okuduğunda Mehmet ile Recep göz göze geldiler.
Recep Mehmet’e gülümseyerek;
– “Ne dersin aretliğim. Çağrılıyoruz gider miyiz?” dedi.
Mehmet hiç beklemeden patlattı.
– “Ne duruyoruz, gavurun esiri mi olacağız? Esir olacağımıza ölürüz” dedi.
Bunu Recep’in sözleri tamamladı.
-Biz ölürsek, hiç değilse çoluk çocuk yaşar. Hadi aretliğim, eve gidelim vedalaşalım.
Kahvedeki toprak sedirin üzerinde oturan köyün yaşlılarından Hasan dayı seslendi.
– “Yolunuz açık gazanız mübarek olsun. Sıra bize de gelirse biz de hazırız. Komayın gavuru toprağımıza… Selametle çocuklar…”
Recep ve Mehmet ayağa birlikte kaktılar, onları diğer yaşıtları takip etti. Her kafadan bir ses çıkıyordu.
– “Hep gideceğiz. Yemen’e dediler gittik, Fizan’a dediler gittik. Edirne’ye geldi kafirler. Şimdi de köye mi sokacağız?..”
Herkes birbirine sarılıyor, köye gelen seferberlik emrini adeta kutluyorlardı. Gençler kahvesi karşıdaydı. Kahvedeki bu heyecanın çıkardığı bu gürültü ve hareketi onlar da duyup kahvenin önüne doluşmuş, içerde olup bitenleri anlmaya çalışıyorlardı.
Herkes birer birer evlerine dağıldı. Yarın sabah köy meydanında toplanacaklar ve doğruca Biga’ya giderek seferberlik emirlerinin gereğini yerine getirmenin hazzını duyacaklardı.
Recep eve alışılan vakitten önce gelmişti. O eve girerken büyük oğlu İsmail, komşu çocuklarıyla kapının önündeki büyük meydanda aşık oynuyorlardı.
Kapıyı açmadan önce iki basamaklı merdivende durarak bir süre İsmail’i izledi.
İsmail 8 yaşındaydı. Emsalleri arasında fark edilen bir iriliği vardı. Bir süre dalgın ve şefkat dolu bakışlarla gözlerini ayırmadan İsmail’i izledi.
Kapıyı açtığında içerden mis gibi börek kokusu yayıldı. Karısı Emine 9 gün önce yeni bir oğlan çocuğu dünyaya getirmişti. Daha 3 gün önce, köy imamı bebeğin kulağına ezan sesiyle birlikte, üç kez “senin adın Hüseyin, Hüseyin, Hüseyin..! Adınla, uzun ömürle hayırlı evlat olarak yaşa..!” diyerek adını koymuştu.
Yemenilerini çıkardı, her zamanki gibi kapının arkasındaki taş setin üzerine bıraktı.
Emine 10 yıllık eşinin kapıyı açmasını ezberlemişti. Hemen odadan salona çıktı;
– “Hoşgeldin, Hayır olsun” dedi. Recep, hiçbirşey yokmuş gibi davranarak;
– ”Hayvanlara bakıcam, samanlıkta biraz işim var. Sen ne yapıyorsun?” dedi.
Emine her zamanki mahçupluğu ile gözlerini yere çevirerek, “İsmail börek istedi, onu fırına attık. Ortalığı topluyorum…”
Recep uzun salonu geçerek arkadaki bahçeye çıktı. Bahçeye çıkan kapının yanındaki sarkıtmada asılı duran eski ceketi ile hayvanların yanına giderken giydiği pantolonunu ayağına geçirerek hayvanların yanına çıktı. Bir süre danalarla oynaştı. İki küçük dana, üç tane tosun, bir çift öküzle iki sağmal ineği vardı. Recep, Güleş Köy’den iç güveysi gelmişti. Geldiği ev köyün zengini sayılırdı. Karısı Emine’de babasını küçük yaşta kaybetmişti. Annesi ise daha 12 yaşındayken ölünce bir oğlan, bir de kız kardeşiyle yapayalnız kalmıştı. Oğlan kardeşleri çok zeki bir çocuktu. Daha 10 yaşına geldiğinde Bigadaki yakınlarının yanını giderek okumaya başlamıştı. Köyde geniş bir sülalesi vardı.
Ailenin ileri gelenleri ocak sönmesin diyerek Emine’yi soruşturup komşu köyden buldukları ehli namus çocuk Recep’le evlendirmişlerdi.
Rece bir saate yakın hayvanlarla vakit geçirdi. arkadaki büyük bahçede dolaştı. Tek tek eliyle diktiği ağaçları sevdi. Kocaman bir çoban köpeği vardı. O bahçeye girdiğinde hiç peşinden ayrılmaz saatlerce Recep’in arkasında oynar, zıplar ona şaklabanlıklar yapardı. Köpeğin bu kez yanına gelmemesi dikatini çekmişti. Samanlığı açtı seslendi, yoktu. Eve doğru döndüğünde köpeği dimdik ayakları gerilmiş, gözleri buğulanmış, sevgiyle ona bakıyordu.
Köpeğini görünce sevinerek seslendi. Her zaman zıplayarak üzerine atlayan köpeği, sakin adımlarla kuyruğunu sallayarak yanına yaklaştı ve onu koklayarak başını ayaklarına sürtmeye başladı. Bir süre çömelerek onu sevdi, okşadı ve önce köpeği ile konuşarak vedalaştı.
“Ben gidiyorum aslanım, evde hayvanlar da, çocuklar da herşey önce Allah’a sonra sana emanet..”
Gözlerinden damlayan üç damla yaş köpeğin burnunun üzerine düşerek ıslattı.
Dışarıda üşüten bir soğuk hava vardı. İçeriye girdiğinde Emine kucağındaki küçük oğlu Hüseyin’i emziriyordu. Doğruca odada yanan taş ve sarı çamurdan yapılmış maşınganın yanındaki şilteye oturarak “Hava çok soğumuş” dedi.
O gece her geceki gibi başladı. Hayvanlar sağıldı, danalar emzirildi, hayvanlar yemlendi. Akşam namazı için abdestini alıp namazını kılan Recep, yemeğini yerken oğlu İsmail’i hiç dizinin dibinden ayırmadı. Yemekten sonra bir süre İsmail’le odanın içinde aşık oynadılar. Bu ilk defa oluyordu. Emine, sofrayı toplamış, odayı süpürmüş yandaki odada akşam namazını kılıyordu. Emine odaya döndüğünde;
“Ben kahveye çıkıyorum, yatsıdan sonra gelicem” dedi. Bu gece babasının, oğluyla ilk kez aşık oynaması Emine’nin dikkatini çekmişti. Recep uysal bir adamdı, ama çocuklarıyla evde oyun oynamazdı, diye düşündü.
Ara sıra ona ağaçtan arabalar yapardı, hatta bir keresinde köyün içinden geçen çaya balık tutmaya götürmüştü ama, oda içinde aşık oynamak, Emine’yi şaşırtmıştı.
Yatsıdan hemen sonra eve geldiğinde, baldızı Ürküş, Hüseyin’i salıncakta sallıyor, Emine’de yatsı namazını kılıyordu. O akşam erken yattılar. Emine henüz 23’ünde Recep’te 26 yaşındaydı.
Sabah namazına birlikte kalkarak namazlarını kıldılar ve dualar ettiler. Recep, Emine’ye askere gideceğini bir münasip lisanla anlatmıştı. Köyden çok kalabalık gideceklerdi Biga’ya. Emine, kocak bir tencere sütlü çorba yaptı, ekmeklerin dilimlerini kızarttı. Yere kurduğu sofranın üzerine kocaman bir topak tereyağ tabağı, beyaz peynir dört yumurta ile akşamdan kalan böreği koydu. Oturdular, Recep bir güzel karnını doyurdu. Yemek boyunca ismail hiç kucağından inmedi. Emine’nin boğazında düğümlenen lokmaları yutması mümkün olmamıştı. Sessizce yere eğdiği başını kız kardeşine ve oğluna çaktırmadan kaldırarak başındaki yemeninin altından Recep’in gözlerinin içine bakıyordu. Yemenisini de yeni değiştirmiş, üzerine de elleriyle oyaladığı mavi grepten bir tane bağlamıştı.
Emine, pamuk gibi beyaz bir kadındı. Sarıya çalan saçlarını süslediği alnının altındaki masmavi parlak gözleri bugün donuk bakıyordu.
Recep, suskunluğu İsmail’le oynayarak bozmaya çalışıyor, bir yandan da İsmail’e;
“Benim oğlum büyüdü artık, bu yaz hayvanlara o bakacak, benim oğlum evin erkeği” gibi sözlerle onu evin babalığına hazırlıyordu. Bir süre ona kardeşini çok sevmesini, annesini dinlemesini anlattıktan sonra;
“Bak oğlum, ben askere gidiyorum. Sen annenle kalıp kardeşine bakıcaksın. Anan ne derse onu dinleyeceksin. tamam mı benim güzel oğlum” diyordu; bir yandan da kucağından idirmediği Hüseyin’in başını kokluyordu.
Sofradan kalkıldı. Akşamdan itinayla hazırlanan mintan gömlek, don ve kazak çıkın yapılmıştı.
DEVAMI YARIN..

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın