TÜRKÇE, DİLİM DİLİM !

Milattan önceki altıncı yüzyıldan günümüze dek düşünceleri yaşayan büyük Çin bilgesi, eğitimci, filozof Konfüçyüs’e sormuşlar:
“Bir ülkeyi idare etmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?”
Konfüçyüs cevap vermiş: ” İşe önce dili düzeltmekle başlardım. Çünkü, dil bozulursa kelimeler düşünceleri anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve düzen bozulur. Töre ve düzen bozulursa, adalet yoldan sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. Bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Konfüçyüs’ün bu karşılığının, Türk toplumunun 20. Yüzyıla girerken yaşayageldiği dil sorununun da aynası olduğunu düşünmemek olası değil! Türk toplumu Osmanlı’nın son dönemlerine değin konuşma ve yazma dilini Osmanlıca adı ile tanıdı. Türklerin mensubu olduğu Müslüman dünyasının da etkili olmasındandır; Türkler Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı bir dil ile iletişim kurmak arayışında idiler. Osmanlıca adı verilirdi bu dil karmaşasına. Daha bir çok eğitimli, pek az insan arasında kullanılan bu konuşma ve yazma dili, devletin dili bilinirdi. Anadolu’nun sade yurttaşlarının kendi iletişimlerini Türkçe üstüne geliştirme çabaları devlet katına ulaşamazdı. Onlar devlet katında en küçük işlemlerini dahi Osmanlıca bilen arzuhalci kapılarında yürütmek uğraşı verirlerdi. Çünkü ‘ mahalle mektebi’nden alınız da ‘darülfünun’a değin öğretim kurumlarının eğitim dili Osmanlıca üstüne kurulu idi. Karışımındaki dillerin söz dağarcıklarının, sözcük yapılarının, dilbilgisi kurallarının iç içe geçtiği Osmanlıca, Türk insanının düşüncesini-meramını anlatmaya, töresini geliştirmeye, toplumsal düzenini kurmaya da elvermeyen bir yapıdaydı.
Her ne kadar Batılılaşma arayışlarının görüldüğü 20. Yüzyılın sonlarında, Türkçülük akımının etkisi altında, dilde yenileşme- sadeleşme çabalarına öncülük eden şair ve yazarlar olmuşsa da, Osmanlı Devleti’nin son günlerine dek Türk halkının konuşma ve yazma dili Osmanlıca adı ile bilindi.
Osmanlıcanın saltanatı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna değin sürdü. Ta ki Türk ulusunun çağdaş uygarlığa erişmesi amacıyla, Atatürk’ün açtığı Aydınlanma Devrimi’nin temel yapı taşı Dil Devrimi’nin başlamasına dek . Atatürk’ün, Cumhuriyet’in 10. Yıl Söylevinde belirlediği “Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız” buyruğu, ancak dilimizin kendi özbenliğini yeniden kazanması, insanımıza özgür düşünme yolunu açması ile başarılabildi. Bu erek altında, dilimizin yabancı sözcük ve kurallarından arındırılması, özleştirilmesi, çağın yeni kazanımlarının dilimizin pınarlarından süzülmüş, üretilmiş sözcük ve terimlerle adlandırılması emeği, ‘zengin ve işlek dilimiz’ Türkçemizin söz ve anlatım gücünü yeniledi. Türk insanına da ufkunu açmak, düşün dağarcığını geliştirmek gücünü kazandırdı.
Bugün nice sanatçımızın, bilim insanımızın yapıtlarında evrensel düzeyde kazanılmış başarılar, dilimizin varsıllığını, görkemini gösterirken, her birimizin de yüzünü ağartır oldu..
Dilimizin kendi öz kaynakları içinde gelişip varsıl anlatım gücünü kazanması uğraşında atılmış ilk adım, 1. Türk Dil Kurultayı’nın 26 Eylül 1932 tarihinde toplanmasıdır.
Bu tarih ulusumuzun Dil Bayramı günüdür.
Türk ekin ve düşün yaşamının onurlu gününü, Türkçemizin 87. Dil Bayramını kutluyoruz.
Büyük Atatürk’ün kuruluşuna önderlik ettiği (Türk Dili Tetkik Cemiyeti) Türk Dil Kurumu’nun çalışmaları içinde, tarihine yakışır özgünlüğünü yeniden kazanan Türkçe, ulusal birlik ve beraberliğimizin ses bayrağıdır.
Şair Yahya Kemal Beyatlı’nın “Türkçe, ağzımda annemin sütüdür.” tanımı, insan olarak canlılığımızı sürdürebilmek yetisine, birey olarak yetişmenin duygu ve düşüncesini katabilmek erişkinliğinde, başarıyı Türkçe’nin kazandırdığını gösterir.. Dilimiz, duygu ve düşüncemizin aynası, ulusumuz bireyleri arasında yaşam bağıdır. Ulusal kimliğimizin gıdası, dilimiz Türkçe’nin ses ve söz kaynaklarıdır.
Tüm diller, canlı birer varlıktır. Toplumsal gelişmeler, insanın duyuş ve düşüncesinde oluşan yenileşmeler, bilimin açtığı ufukta başarılmış kazanımlar dil dağarcığını yeniler. Uygarlığın gelişim süreci ulusların dillerini yönlendirir. Doğaldır ki dilimiz Türkçe, yaşamın bu akışına ayak uydurmak zorundadır; yeter ki öz değerlerini yitirmeksizin, kirliliğe ve yozlaşmaya düşürülmeksizin anlatım gücünü geliştirebilsin.
Ulusal varlığımızın korunmasında bu denli önem taşıyan dilimiz Türkçeyi doğru ve etkin kullanmayı, onu yabancı diller kuşatması altında bir sömürge Türkçesi durumuna düşürmemeyi ulusal görev bilmeliyiz.
Dilimiz Türkçe sevgi ve özen gördükçe güçlenir, soluğunu genişletir, yaşamımızın gizlerini çözecek işlevsel ve yapısal devingenliğe kavuşur.
Özensiz, takıntılı ve öykünmeci kullanım yanılgıları dil bilincimizi yaralar, dil kirliliği üretir. Dil Derneği Başkanı Sayın Sevgi Özel’in deyişiyle “Dil kirlenmesi kan kirlenmesi gibidir.” Dili kirlenmiş kişinin düşünce ufku daralır, yeşerip boy attığı, uygarlığını geliştirdiği yurt topraklarına, ulusuna beslediği sevgi bağları çözülür. Diline önem vermeyen ulus, başka ulusların düşünce yaşamlarının, ekinlerinin etkisinde kalır, kimliğini yitirir.
Ne yazık ki, bugün de dilimizin eski günlerin karmaşasına tekrar düştüğünü görüyoruz. Yazımızın başlığını Sayın Sevgi Özel’den eğreti aldığımız deyişiyle “Türkçe, dilim dilim!”
Dün, Arapça ve Farsça etkisi altında kalmış dilimizin bugün de Batı dillerinin etkisi altına girdiğini üzülerek yaşıyoruz..
Güncel yaşamda dost buluşmalarının sıcak anlatımlarını kurmak söyleminden yola çıkıp da çarşı pazar gereksinmelerimizi karşılamaya varıncaya dek her alanda, anlatımımıza girmiş yabancı sözcük kullanımlarının dilimizi sömürge Türkçesi konumuna indirgediğini bilmezlikten gelemeyiz. Konuşmalarımızda ‘performans’ gösterdiğimizi düşünüyor, seçimlerimizde yeni ‘trend’ üretimleri yeğliyor, beğeni anlayışımızda ‘konsept’ arayışlara yöneliyor, beslenmemizde sütün yoğurdun ‘light’ını tüketiyor, toplu oyun alanlarını ‘arena’ görüyoruz.. Alışveriş merkezlerine ‘Ankamall’, ‘Metro City’, ‘My World’.’My Village’ adları veriyor, işyerlerine ‘medya towvers’, ‘plaza’, ‘Pascha’ adı vermekten çekinmiyoruz. Oturduğumuz toplu konut alanlarının ‘Forest City’, ‘Dream City’ adı ile anılmasından övünç duyuyoruz.
Kendi ülkemizde kendi işyerimize Türkçe ad vermeyi utanılacak bir eksiklik mi görüyoruz; ki bu adları yeğliyoruz! Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm değerlerine inanan, dünya görüşü, kökeni, inancı ne olursa olsun, biz yurttaşlar ortak bir dille, Türkçe ile anlaşmak zorundayız. Bu zorunluluğu savunulageldiği gibi ne küreselleşme savunusu ile giderebiliriz ne ekonomiye katkı sağladığımızı düşünmekle ne de Batılılaşma savunusu ile.. Çünkü bu gidişin, toplumun dil bilincini yitirmesine ortam hazırladığını görmek zorundayız.
Sorun yalnızca yabancı sözcük kullanımıyla kalmıyor da! Düşünceleri yozlaştıran, yaşamın akışını bozan dil kirlenmesine, günümüzün görsel ve yazılı basınının anlatım biçimimize taşıdığı ‘çeviri Türkçesi’ de önemsenir oranda katkı veriyor. Yabancı dil kuramlarına koşut Türkçeleştirmeler, dilimizde söz dizimi çarpıklığı yapıyor, Türkçe düşünmek ve Türkçe anlatmak yöntemini çürütüyor.
Doğal ki Batı öykünmeciliğinden dilimize yansıyan, bilişim çağı olanaklarıyla ve iletişim yoluyla hızla yayılan bu dil kirlenmesinden gayrı, kendi toplumumuzdaki dil karşıtlarının – 12 Eylül darbesi ardında bir kamu kurumu niteliğine dönüştürülen Türk Dil Kurumu’nun izlediği yolla – Arapça, Farsça kökenli sözcükleri ‘yaşayan Türkçe’ adıyla koruma çabası, bu sözcüklere sarılışları, toplumumuzun içine düştüğü dil sayrılığının ikinci nedenini oluşturuyor. Oysa Batı kökenli yabancı sözcükler gibi Doğu dillerinden çoğu bozularak alınmış sözcüklerin de kullanımında ısrarcı olmanın, ne dilimize ne düşüncemize yararı oluyor.
Hele yakın geçmişe dek “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” adıyla yürütülmüş, amacı belli olmasına karşın Türkçe üzerinden sürdürülmüş kimi aşılama, etkileme yöntemlerinin, dilimizin olumlu yönde gelişmesine engel oluşturduğunu bilmek zorundayız.
Dilimiz Türkçeyi gelecek kuşaklara aktarmak, onların düşünsel, duygusal benliklerini koruyacakları anadil bilincini yaşatmak ereği, bugün kamu yararına çalışan Dil Derneği öncülüğüyle sürdürülüyor. Dil severlerin bir çatı altında toplandıkları bu kurum, Atatürk’ten aldığı ışığı gelecek kuşakların yolunu aydınlatmak için saçıyor. Bu görevi yerine getirirken de büyük devrimci Önder’in “Türk demek dil demektir’ öğretisini yüceltiyor. Bu uğraş ve çabaların verdiği güvenle söylüyoruz ki “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmayı bilecektir.”

Rufat Şener
ADD GeliboluŞubesi
Yönetim Kurulu Başkanı

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın