“TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN TEMELİ KÜLTÜRDÜR.”

Atatürk’ün çeşitli alanlarda gerçekleştirdiği devrimlerin birbiriyle tümleştikleri, temel bir düşünce içinde kaynaşmış bir bütünü oluşturdukları bilinen gerçektir. Bu temel düşünce ‘çağdaşlaşma’ ve ‘aydınlanma’ adını alır. <<Yazının Baştarafı 1’de- •Bu gereksinim , Cumhuriyet’ Türkiyesi’nde “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşakları, aydın ve kültürlü gençleri yetiştirmeye önem vererek karşılanmak istenir; ki, yaşanmış anılara dayalı birkaç kesit içinde bu çalışmaları tanıtmak yazımızın konusudur.
Cumhuriyet Devrimleri arasında, Atatürk’ün .üzerinde en çok durduğu konu, hiç kuşkusuz, ulusal eğitim devrimi ve kültürel kalkınma olmuştur. Çünkü, O, tüm devrimlerin yolunun eğitimden geçeceğine, bilgisizlikle çağdaş uygarlığı yakalamanın başarılamayacağına inanmıştı. Oysa eğitim almış, iyi yetişmiş gençlerini Çanakkale’de, Sakarya’da savaş alanlarında yitiren ulusumuzun, Cumhuriyet kurulduğunda okuma yazma oranı %3 dolayında idi. Bu gerçeğe karşın ülkenin beklediği öğretmenleri, doktorları, mühendisleri, bilim insanlarını yetiştirecek, gelecek kuşakları oluşturacak bir eğitim siyasası kısa zamanda oluşturulmalı ve meyvelerini vermeliydi. Bu amaçla kısıtlı ve dar bütçesi ile yurt içinde eğitim devrimine girişen Cumhuriyet, bir çözüm yolunu da Avrupa’ya öğrenci göndermekte bulmuştu.
İşte, eğitim verdiğimiz gençlerle ülkeyi kalkındırmak, uygarlaşmak siyasasını öne çıkaran Türkiye’de , yurtdışına gönderdiğimiz bir öğrenci kahramanın anılarından alıntı yapıyorum:
“Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah! Allah! Lozan yapılmış ama, henüz tasdik olmamış. Memleket her köşesinden, bucağından kanıyor. Harabe içinde. Düşman tahrip etmiş. Avrupa’ya talebe göndermek, lüks gibi gelen bir şey. Gidelim bari kendimizi deneyelim. İşte Necip Fazıl, Burhan Ümit’lerle beraber, o yüzelli kişi arasından onbir kişi seçilmişiz. Nereye gideceğimizi bize sordukları zaman, dedik ki: “Hükümet nereye isterse! Bilhassa Atatürk acaba bir şey ister mi?”
Benim naçizane adımın kenarına, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin.” diye yazılmış. Artık başka bir yer hatıra gelebilir mi? Yola çıkacağım. O zaman uçak filan yok. Uzunca ve yorucu bir yolculuktan sonra Haydarpaşa’ya geldim. Karşıya geçtim, elimde tahta bir bavul, içinde üç parça eşya. Vakit geldi, Sirkeci garındayım; ama kafam çok karışık. Korkuyorum. Dil bilmem, iz bilmem. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?
Tam vazgeçtiğim, döndüğüm sırada bir müvezziin ismimi çağırdığını duydum: “Mahmut Sadi ! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”
Şaşırdım, Mahmut Sadi bendim ama benim burada olduğumu kim biliyordu ki!
‘Benim’ dedim.
Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu: “Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, hepiniz ateş gibi, alevler olarak geri dönmelisiniz.” İmza: Mustafa Kemal.
Okuyunca biraz önce düşündüklerimden olağanüstü utandım. “Olur mu böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider, dünya lideri olmasın da ne olsun!
Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz, bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.” dedim.
Düşünün 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman ne hissettiği sezebilen, ona telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?
Gittim. Çok başarılı oldum. Ülkeme alev topu gibi döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum.
Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.
Ben kim miyim?
Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım.”
Cumhuriyet Türkiye’si ; eğitimle, kültürle ülkeyi kalkındırmanın başarılı bir yolunu Sadi Irmak gibi yurtdışına eğitime gönderdiği gençlerle göstermiştir. Onlar, Batı’da aldıkları eğitim usul ve yöntemleriyle, kültürle yetişen gençlerdir. Türkiye’nin matematik bilimcisi ve hâlâ kağıt paralarımızın üstünde fotoğrafını gördüğümüz Cahit Arf, arkeolog Ekrem Akurgal, endüstri mühendisi Adnan Erkmenol, seramik mühendisi Şahap Kocatopçu, ressam Cevat Dereli, İstiklal Marşımızın bestecisi Ekrem Zeki Ün, tarihçi Enver Ziya Karal, büyük hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve müziğimizi evrensel boyutlara taşıyan Türk Beşlileri Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Ahmet Adnan Saygun, Necip Kazım Akses gibi.
Aydınlanma Devrimi’nin özünde, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi binasının duvarlarına da işlediğimiz Yüce Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” öğretisi yaşar. Bu ilkedir, çağdaş uluslar düzeyine yükselebilmek başarımızda yolumuzu aydınlatan ışık. Ulusumuzu, geçmiş yüzyılların üzerine örttüğü bağnazlık karanlığından, cehalet tutsaklığından kurtaran ışık, bilim ve fennin yoludur.
Bu amaçla, Kurtuluş Savaşı’mızın en zorlu günlerinde, Türk ordusunun taktiksel olarak Sakarya’nın doğusuna doğru çekildiği 1921 (15 Temmuz 1921) yılında dahi, Ankara’da Maarif Kongresi’ni toplayan Mustafa Kemal, yarınların özgür ve bağımsız yaşama hakkına kavuşacak Türkiye’sinde eğitim öğretime verilecek önemi göstermiştir. O’nun bu kongrede “Bir ulusal eğitim programından söz ederken, eski devrin saçma sapan ve yaratılış özelliklerimizle hiç de ilgisi olmayan, yabancı düşüncelerden doğudan ve batıdan gelebilen etkilerden bütünüyle uzak, ulusal ve tarihi karakterimize uyan bir kültürden söz ettiğim açıktır.” açıklaması Cumhuriyet Türkiyesi’nin kültür anlayışını gösterir.
Kurtuluş Savaşı’nda vatanını işgal etmiş güçleri İzmir’den denize döken Gazi Mustafa Kemal’in, ayağının tozuyla geldiği Bursa’da, 27 Ekim 1922 günü öğretmenlere verdiği söylevi de anımsayalım; “Görülüyor ki, en mühim ve en verimli vazifemiz eğitim işleridir. Eğitim işlerinde derhal muvaffak olmamız lâzımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu, ancak bu suretle olur, Bu zaferin temini için hepimizin tek can ve tek fikir olarak esaslı bir program üzerinde çalışması lâzımdır. Bence bu programın esas noktaları ikidir: Sosyal hayatımızın ihtiyaçlarına ve çağdaş gerekliliklere uygun olmak.”
Bu sözden anlaşılması gereken, aklın üstünlüğüne ve özgürlüğüne önem vererek insanı bilgi sahibi yapmak, yetenekleri yolunda onları geliştirecek, ülkelerini kalkındıracak ve çağdaş gereksinimleri karşılayacak eğitimi vermek, ulusal eğitim siyasamız olmalıdır.
Bu siyasanın Türk eğitim tarihine, Millet Mektepleri, Köy Enstitüleri ve Halkevleri kurumları ile girdiği bir gerçektir.
Halkevleri, Atatürk Devrimi’nin ulusal kültür yaratma ve bu kültürü halka yayma çabasında halka açılmış kapılardır. Harf Devrimi’ni yaygınlaştırmak, yeni Türk abecesini ‘kayıkçısına, sandalcısına öğretmek’ ve halkımızı kısa zamanda okur yazar görmek amacıyla da Millet Mektepleri açılmıştır.
Bu anlamda Köy Enstitüleri’nin önemi hiç unutulmamalıdır. Bu kurumlar kısa zamanda Türkiye genelinde 21 okul yapısına kavuşur. Bu okulların öğrencileri kendi okullarını inşa ederler, çağcıl düşüncelerle öğrenim görürler, sanata açıktırlar anfitiyatro şeklindeki tiyatrolarını inşa ederler, enstrüman çalmayı öğrenirler, konserler verirler, oyunlarını sahneye koyarlar; kendi bölgelerine özgü ürünlerle tarım yaparlar, hayvancılık yaparlar, dönecekleri köylerine öğretmen, sağlık memuru, ebe, dülger, nalbant olarak ulaşırlar. Ülkenin parlayan meşalesi köy enstitüleri olur, bölgelerinin aydınlanması bu meşale ile başlar. İçlerinden Mahmut Makal, Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Ali Dündar, Ali Yüce, Adnan Binyazar, Osman Şahin gibi ünlü edebiyatçılar yetişir. Sanatın çeşitli dallarında yetişen gençler bu kurumda kazanılır.
Bu enstitülerin kuruluşunda emeği büyük İsmet İnönü, bir gün Ankara dolaylarında Hasanoğlan Köy Enstitüsü yöresinde karayolu yolculuğu yapmaktadır. Yol boyunda tarlalar içinde davar otlatan bir genç kız görürler. İsmet İnönü bu kız çocuğu ile konuşmak ister. Dururlar, bu kız çocuğunun yanına ulaşırlar. Bu çoban kızın kolu altında bir torba asılıdır; sorarlar içinde ne olduğunu. Torbasını açan bu kız biraz ekmek ve peynir katığı ile Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosunun basımını yaptığı klasikler dizisinden bir kitap gösterir. O, Hasanoğlan Köy Enstitülü bir kızdır. İşte, Köy Enstitüleri üreten, eğiten ve kültürü yücelten böyle öğrenciler yetiştirir.
Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un tasarımı bu eğitim kurumları, Türk halkının sosyal uyanışından ürken mütegallibenin etkisi ile kısa bir zaman sonra kapatılır. Kurumların kapısına vurulan kilit, aslında insanımızın uygarlık yolunu, akıl yolunu, kültürü var etme yolunu kapatmıştır.
Giderek günümüz öğretim kurumlarında, ders müfredatlarından ‘Evrim Kuramı’nn atılmasına dek bu yol uzanır, sürer.
Oysa, kitap okuma, bu yolda eğitim kazanma, aklın özgürleşmesini ve aydınlanmayı sağlama öğretisinin önde gelen ismi Kemal Atatürk’tür. O, Büyük Taarruz öncesi, savaşın en civcivli olduğu günlerde Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanına zaman ayırmaktan kendisini alıkoyamayan insandır. Özel kitaplığındaki 3997 sayısına erişmiş ve hepsi okunmuş kitapları bunun kanıtıdır. Mustafa Kemal’in “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bugün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdık” sözüdür kültüre verilecek önemi göstermesi gereken. Düşünecek olursak Mustafa Kemal’in bu tümcelerinin, “Bir kitap okudum yaşamım değişti.” sözünü doğruladığını da göreceğiz.
Kültür, insanoğlunun salt kitap okuması ve eğitimle değil, sanatın her dalıyla ilgilenmesi, onları anlamaya çalışması ve bu yolla duyarlı ve ince bir ruha erişmesiyle kazanılacak bir yetişmişlik, olgunluk birikimidir. Bu anlamda bir örnek, müzik ve sahne sanatları alanından verilebilir.
(Devamı gelecek sayımızdadır.)

Rufat Şener
ADD Gelibolu Şubesi
Yönetim Kurulu Başkanı

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın